Siyasi Hayvanlar :)
- Malayani Adam
- 27 Eki 2018
- 4 dakikada okunur
- Duygusal dediniz de, bakın aklıma ne geldi. Bir kız arkadaşım vardı Duygu isminde. Sanırım beş yıl önce falan. Renkli gözlü, doğal sarışın… Bunu özellikle belirtiyorum çünkü aslında konu tamamen bununla ilgili. Duygu’nun Japon balıkları vardı. İki tane, Fishy 1 ve Fishy 2. Hangisi hangisi sanırım o da bilmiyordu. “Balıkların üç saniyelik hafızaları olduğu göz önünde bulundurulursa bu pekte önemli değil” derdi bende mantıklı bulduğum için saygı duyardım. Aslında değişik bir zekası olduğunu her zaman kabul etmişimdir. Her neyse konuya gelelim. Bir gece telefonla aradı beni, sanırım o akşam büyük annesine gitmişlerdi. Bilirsiniz işte aile ziyareti. Açtım telefonu, ağlıyor. “Ne oldu?” dedim, dedi ki “balıklarım ölmüş”. Dedim “üzülme, yenisi alırız bitanem”, tabi işe yaramadı. Dedi ki “geldiğimde Fishy 1 çoktan ölmüştü, Fishy 2 de ölmek üzereydi. Şimdi oda öldü, çok kötü hissediyorum”. Ona, “emin misin, ilk ölen Fishy 2 olmasın, belki Fishy 1 az önce ölendir” dedim, kızdı ve bağırmaya başladı. “Hayır” dedi “sonra hem ne fark eder ki onlar adlarını bilmiyorlar” dedi. İlk başta şaka mı yapıyor yoksa ciddi mi tereddüt ettim. Şakadır herhalde diye düşündüm ama sonra balıkların neden öldüğünü anlayınca şaka olmadığını fark ettim. Üşümesinler diye Duygu Hanım akvaryumu kalorifer peteğinin üstüne koymuş.
Odanın içinde kahkahalar çınlarken Aziz boğazını tazelemek için çayından bir yudum alarak konuşmasına devam etti.
- Diyecek bir şey bulamadım. “Hadi ya” dedim “demek sıcaktan haşlandılar” bir daha bağırdı bana, “ya hayır aptal mısın sen, sabah okula giderken pencereyi açık unutmuşum bütün gün rüzgardan üşütüp hasta oldular, gelince ısınsınlar diye onları kaloriferin üstüne koydum ama kurtaramadım işte, geç kalmışım” dedi.
Dinleyenlerin kahkahalarını fırsat bilerek masadaki çayından bir yudum daha içen Aziz konuşmasına aynı ses tonunda devam etti. Uzun zamandır ilk kez bu kadar konuşkan olduğu fark ediyor ve bundan keyif alıyordu.
- Burada anlatmak istediğim şey insanların anlayabileceklerinden fazlasını anlamış olman, bunu onlara anlatabileceğin anlamına gelmediği hakikatinden başkası değil. Tıpkı Hz. Mevlana’nın kendisine aşk hakkında soran bir zata “ben ol da anla” demesi gibi. Ne derse desin boş. Onlar yine kendi yanlış bildikleri gerçeklerinde kalacaklardır. Senin bakış açın onlardan çok üstün bile olsa, bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Zamanla bununla da yaşamayı öğreniyor insan. Hatta bu durum senin aleyhine bile olabilir. Plato’nun mağara metaforu (Allegory of the cave) adında bir çalışması var. Devlet adlı eserinde, uyanmış kişi ile uyuyan kişi arasındaki farkı anlatmaya çalışır. Derin bir mağaranın dibinde, çocukluklarından beri yaşayan insanlar vardır. Bunlar uyuyanlar adını verdiği kimselerdir. Mağaranın girişine yakılan ateşe sırtları dönük olduklarından ve bu şekilde sabitlendiklerinden dolayı, bu insanlara ışık arkalarından gelir ve yalnızca önlerine baktıkları için de ancak ışığın duvara yansıttığı gölgeleri görebilirler. Dolayısıyla bütün gerçeklikleri bu gölgelerden ibaret olacaktır. Bu adamlardan birinin zincirlerini çözüp ayağa kalkmasına ve başını asıl gerçekliklere çevirmesine izin verdiğinde ise gözleri bol ışıktan kamaşır ve asıl gerçeklikleri göremez. Yani içinde yaşadıklarımızın da bundan farkı yok. İnsanlar bu gölgeler sahnesinde tüm hayatlarını geçirdiklerinden bunu gerçek sanmaktalar. Hakikatin muhteşemliğinden gözleri kamaşıp ve bu kamaşmadan da ürktükleri için gerçekleri yalanlamaları da normal. Bilirsin sıkıştıklarında kendilerini kendi yalanlarıyla avutmayı becerebilen tek ırk insanoğludur. “Hakikatleri görebilmek ancak mağaradan gün ışığına çıkmakla olanaklıdır” derken çok isabetli konuşmuş düşünür.
Nusret Baba ve masadakiler Aziz’in konuşmalarını ilgiyle dinlerken hayatında çok uzun zamandır olamadığı kadar mutluydu Aziz. Hiç tanımadığı insanların arasında kendini ailesinin yanında hisseden biri gibi içten ve cana yakın davranıyordu doktorun kitapları hakkındaki soruları yanıtlarken.
- Kitaplarında okuduğumda hoş sohbet biri olduğunu anlamıştım ama seni ukala bir yazar gibi kendini beğenmiş olarak düşündüğüm için şimdi utanıyorum.
- Estağfurullah üstadım.
Doktor Bartu elli yaşlarında ve oldukça iyi görünümlü bir adamdı. Her sabah erkenden kalkar, tıraş olur, ütülü gömleğini giyip kravatını bağladıktan sonra bütün ailesiyle birlikte sofraya otururlardı. Bugünde her zamanki düzenlerinde günlük rutinlerini takip ederlerken kapılarının çalması ve çok sevdiği Nusret Beyi karşısında görmesiyle o kadar mutlu olmuştu ki, çok ender gülen ciddi yüzü sürekli gülücükler saçıyordu. Üstelik Aziz’e de bir anda kanı kaynamıştı. Biraz evvel konuşulan konuya dair farklı bir saptamasını genç damla paylaşmak için söze başlayacağı sıra bir anda sözü on yedi yaşlarındaki pek de anlaşamadıkları oğlu keserek aldı.
- Vay be adama bak neler düşünmüş yaa. Hiç işi gücü yokmuş herhalde.
Alaycı yaklaşımla beraber, yüzünde ki nezaketsizliğin gülümsemesi ile dünyanın en önemli tespitini yapmış kadar gururluydu. Kimsenin yüzüne bakmadan masada ki yiyeceklere uzanırken o kadar umursamaz davranıyordu ki doktorun duyduğu utanç yüzünden okunabiliyordu. Genç adamın tespitine en ufak bir şekilde gücenmeyen Aziz ise bu yeni yetmenin babasını bu şekilde utandırmış olmasından dolayı güzel bir dersi hak etiğini düşünerek konuşmaya devam etti.
- Nasıl yani? Sen bu tip konularda hiç düşünmez misin?
- Deli miyim ben, neden bunlarla kafa yorayım ki?
Aziz’in yüzünde belirli bir memnuniyet gülümsemesi yayılırken gözleri Nusret beyle karşılaştığında, bakışlarından yaşlı adamın yapmak üzere olduğu şeyi onaylamadığını anladı. Ancak umursamadan konuşmasına devam etti.
- Anlıyorum. Sende aynı bizim mahalledeki Efe gibi düşünüyorsun.
- Bence çok akıllı biriymiş Efe. Şimdiden sevdim onu. Kim olur kendisi?
Kibrine yenilmiş halde öyle kaybetmişti ki gururuna, Aziz’in gözlerindeki manayı göremeyecek kadar kör etmişti gözlerini benliğini. Şeytan da Âdem’i kibri yüzünden göremeyip kovulmamış mıydı cennetten?
- Efe bizim mahallenin köpeği. Oda böyle şeylere hiç aldırmaz. Nezaket kurallarından bihaber oluşu bir yana, tek derdi yemek (para), çiftleşmek (seks) ve sürünün lideri (siyaset-makam) olmaya devam etmek. Ama akıllıdır da, menfaati oldu mu nasıl kuyruk sallar görmelisin.
Bir anda masada kopan kahkahalar o kadar çok uzamıştı ki sonunda Nusret Bey de gülmeye başladığında doktorun oğlu Burak masadan öfkeyle kalkıp kendini dışarı attı. Babası o kadar keyiflenmişti ki neredeyse yerinden fırlayıp Aziz’e sarılacaktı. “Helal olsun sana delikanlı” diyerek daha da neşeleniyordu. Kısa zaman sonra her şey normal seyrine döndüğünde Doktor Bartu sözü kesilmeden önceki konuşmasına tekrar başladı.
NOT: Aziz adlı romanın ikinci cildinin birinci bölümünden alıntıdır. (Kısım 5)

Comments